Yan yana atılan birkaç çizikli harf daha sonra o harflerin yan yana olmakla oluşturduğu kelimeler. Onların göze görünür hali yazı; göze görünen eylem yazmak.
Pek çoğumuz için yazmak bu kalıptan öteye gidemezken yazmak üzerine bir şeyler söylemek, bir de bunu farklı söylemek pek kolay değil. Tek bir yaşam hakkı varsa sahiden ve tüm o kalabalıklara rağmen insan kendi başınaysa yaşama, onun getirdiği tüm duygulara ve kendine dair konuşmak ister. Aslında bu bir ihtiyaçtır. Çoğu zaman sırf birilerince duyulmak uğruna olsa da bazen kendini duymak adına bir ihtiyaçtır. İnsan kendi için tek ve sonu olan o yaşamı, zamanı yaşamışken yaşıyorken ya da yaşayacakken onunla baş edecek türden bir güce ihtiyaç duyuyor. O güç, yazmak. Yazmak da tıpkı zaman gibi sonsuz, köşesiz.
İnsanın yaşamındaki kendi başınalığına bakılırsa ilerleyen her bir zaman parçasında insan da sürükleniyor o zamanla birlikte. Bu Marguerite Duras’taki yazmak düşüncesini hatırlatıyor hep: “İnsan içinde bir yabancıyı barındırır: yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır.” Yazdıkça hareket halindesin ve yazdıkça dipte, derinde, hiç olmadığın yerlerdesin. Ne şekilde yazdığın kime yazdığın ya da ne uğruna yazdığın değil neyi yazdığın önemli. Yazma ihtiyacının içteki hangi nedenden, kökten geldiği önemli. Marguerite Duras, insan yazsaydı ne yazardı sorusu üzerinde durur. Bu sorunun cevabı ancak yazdıktan sonra öğrenilebilir. Öncesinde bu sorunun insanın kendi kendine sorabileceği en tehlikeli ve de en çok sorulan soru olduğunu söyler. Belki de bu soru insanın kendi içindeki o yabancıyla yüzleşme korkusudur.
Başta neyi ne şekilde yazdığın önem taşımasa da yazmaya ilk yönelimin ne üzerinden olduğunun kayda değer olduğunu düşünürüm. Küçük yaşta günlük tutmaya başlamış biri olarak inanıyorum ki insan; hayatı kendi kefesinde, kendi gözünün aldığı kadarıyla bir yere koymaya çalışıyor. Büyüdükçe de bu yetmiyor. Zamanla birlikte insanda da ilerleyen görme yetisi, yaşam hissi ve bir ritmi duyabilme arzusu insanı çeşitli arayışlara itiyor. Bu arayış sanata, bilime ya da bir spor dalına olsa da yine kendi içine doğru. Kendini yoklayıp derinlere bakmadıkça kendini aşmadıkça bu arayışı gerçek kılmak mümkün değil. İşte yazmak da insanın içindeki yabancıyı tanıma tereddüdüne rağmen benliğe dair çok şeyi en çok da o
sesi kaybetmemek, saklayabilmek adına. Bunca arayışın, uğraşın söz konusu olduğu yerde devamlı yazılacak ne bulunduğu gibi kaçınılmaz bir de soru vardır. Bu soru, yazmanın yalnızca eylemleri kaydettiğine inananlarındır. Devamlı yazılan o her bir günün toplamı, insanın kendini tarttığı ve gördüğü ya da Duras’ın söylemi gibi içindeki yabancıya ulaştığı şu andaki noktadır.
O vardığın noktalarla birlikte de var olabilmek, hayata o noktalardan da devam edebilmektir.
Bazen de o noktalar yazmanın birer sonucudur. Özdemir Asaf’ta bu dört noktaya bölünür. Yazmak; özel yaşama başka insanların ortak edilmesi, nesnel yaşama başka insanların tanık edilmesi, kişisel yaşamdan yazmak adına dışarı çıkılması ve başkalarının yaşamının açığa yayılmasıdır. İnsanların yazma ihtiyacındaki arayışlarıyla başka insanların bu karşılaşımı daha iyi anlatır belki de yazmanın bir ihtiyaç olduğunu. Yazanlar yazacaklara ışık tutarken yazılmış olanlar yazılacaklara ruh sunar belki de.
Sonu ve köşesi olmayan zamanda, sonu ve köşeleri olan insanlar; yazarlar. Bedensiz ama ruhun, sesin ve ânın taşındığı, saklandığı şekilde yazarlar. Zaman, bedenleri silse de sesleri ve ruhu silemez. Konuşmak, anlatmak ya da çoğu eylem; bedenin ve de nefesin müsaade ettiği kadarken yazmak; ruhun ve sesin yettiği kadardır.
Kaynakça
Duras, Marguerite “Yazmak” (2.basım-1999) İstanbul: Can Yayınları
Asaf, Özdemir “Kırılmadık Bir Şey Kalmadı” (2017) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları